Buse ile Mecidiyeköy’de Bir Terziden Dinlediği 30 Yıllık Hikâye

Buse ile Mecidiyeköy’de Bir Terziden Dinlediği 30 Yıllık Hikâye

Buse ile Mecidiyeköy’de Bir Terziden Dinlediği 30 Yıllık Hikâye

Buse’nin o gün terziye gitme sebebi gayet sıradandı. İnternetten aldığı siyah ceketin kolları biraz uzun gelmişti. “İki santim kısalacak, bırakırım çıkarım,” diye düşünmüş. Hatta dükkâna girerken telefonunda açık kalan mesajı bile kapatmamış.

Fakat Mecidiyeköy’de küçük bir terzi dükkânına girip yaklaşık iki saat sonra çıktığında ceketin kollarını neredeyse unutmuştu.

Çünkü içeride başka bir şey dinlemişti.

Otuz yıl öncesinden kalan, yarım dikilmiş bir elbisenin hikâyesini.

“Ben sadece ceket yaptırmaya gittim,” diyor Buse. “Adam bana 1996’dan başladı anlatmaya. Bir ara ceketi neden getirdiğimi gerçekten unuttum.”

Her Şey Dükkânın Köşesindeki Eski Askıyla Başladı

Terzi dükkânı dışarıdan bakıldığında pek dikkat çekici değilmiş. Dar bir vitrin, yıllardır aynı yerde durduğu belli olan bir tabela ve camın arkasında birkaç kumaş parçası…

İçeri girince ortam biraz değişiyor.

Duvarın bir tarafında iplik makaraları. Diğer tarafta eski bir ayna. Masanın üzerinde sabun taşı, mezura, makas, toplu iğneler. Köşede ise üst üste asılmış kıyafetler.

Buse ceketi çıkarıp terziye vermiş.

Usta kolunu ölçerken Buse’nin gözü arka tarafta asılı duran lacivert bir kumaşa takılmış.

İlk bakışta eski bir elbise gibi.

Ama tamamlanmamış.

Bir tarafında dikiş var, diğer tarafında iplikler dışarıda. Etek kısmı yapılmış ama omuzlarından biri henüz bitmemiş gibi duruyor.

Buse dayanamamış.

“Bu neden böyle yarım?”

Terzi önce cevap vermemiş.

Mezurayı toplamış.

Ceketi tezgâha bırakmış.

Sonra arkasına dönüp elbiseye bakmış.

“O uzun hikâye,” demiş.

Buse’nin cevabı ise gecikmemiş:

“Benim acelem yok.”

1996 Yılında Gelen Bir Müşteri

Terzinin anlattığına göre hikâye 1996 yılının sonlarına doğru başlamış.

O zamanlar Mecidiyeköy bugünkü gibi değildi elbette. Dükkânların isimleri başka, insanların alışveriş alışkanlıkları başka. Hazır giyim bu kadar baskın değil. Bir elbisenin kumaşını seçip terziye diktirmek hâlâ oldukça olağan bir şey.

Bir öğleden sonra dükkâna genç bir kadın gelmiş.

Yanında kumaşı varmış.

Lacivert.

Terzinin söylediğine göre kumaş pahalı değilmiş ama kadın kumaşı çok seviyormuş.

Nasıl bir elbise istediğini uzun uzun anlatmış. Omuzları sade olacak, bel kısmı hafif oturacak, eteği fazla kabarık olmayacakmış.

Usta o dönem henüz bugünkü kadar tecrübeli olmadığını söylüyor.

“Ben de gençtim,” demiş Buse’ye. “Her müşteriye üç kere ölçü alırdım. Yanlış yapacağım diye korkardım.”

Elbise Özel Bir Gün İçinmiş

Buse burada hemen araya girmiş.

“Düğün mü?”

Terzi başını sallamış.

Değil.

“Nişan?”

O da değil.

Kadın, uzun zamandır görmediği biriyle buluşacakmış.

Kim olduğunu terzi bilmiyor.

Zaten sormamış da.

O yıllarda müşterinin anlattığı kadarını dinlediğini, fazlasını kurcalamadığını söylüyor.

Ama kadın prova sırasında birkaç kere aynı konudan bahsetmiş.

“Yıllar sonra göreceğim,” demiş.

Başka ayrıntı vermemiş.

Hikâyenin ilk tuhaf tarafı:

Elbisenin teslim edilmesine yalnızca birkaç gün kalmışken müşteri son provaya gelmemiş. Terzi önce geciktiğini düşünmüş. Sonra bir gün geçmiş, iki gün geçmiş. Gelen olmamış.

Elbise Tamamlanmadan Askıda Kalmış

Terzi birkaç gün beklemiş.

O dönem cep telefonu bugünkü kadar yaygın değil. Müşterinin verdiği sabit telefon numarasını aramış.

Telefon çalmış.

Açan olmamış.

Ertesi gün tekrar denemiş.

Yine cevap yok.

Bir hafta sonra bir daha aramış.

Bu kez numara kullanılmıyormuş.

“Peki adres?” diye sormuş Buse.

Terzi eski sipariş defterlerinde bir adres bulunduğunu fakat yıllar sonra o binanın da değiştiğini anlatmış.

Buraya kadar aslında çok sıra dışı bir durum yok. İnsan sipariş verir, vazgeçer. Taşınır. Fikrini değiştirir. Parasını önemsemez. Hayatında başka bir şey olur.

Ama terzi elbiseyi neden otuz yıl boyunca saklamış?

Buse’nin takıldığı nokta bu olmuş.

“İlk Başta Saklamak Gibi Bir Niyetim Yoktu”

Ustanın söylediğine göre ilk birkaç ay elbise diğer siparişlerle birlikte askıda durmuş.

Sonra arka tarafa alınmış.

Bir yıl geçmiş.

İki yıl geçmiş.

Dükkânda temizlik yapılırken birkaç kere çöpe atılması düşünülmüş.

Ama her seferinde usta vazgeçmiş.

Neden?

Kendisi de tam bilmiyor.

“Bir insan gelip ölçü veriyor, kumaşını bırakıyor, iki kere prova yapıyor. Sonra bir anda yok oluyor. Bir süre sonra elbiseyi atmaya insanın eli gitmiyor.”

Buse burada elbiseye tekrar bakmış.

Otuz yıl.

Neredeyse bir insanın gençliğinden orta yaşına kadar uzanan süre.

Ve bir kumaş parçası hâlâ aynı dükkânda.

Buse’nin Aklına Takılan Soru: Kadına Ne Oldu?

Terzi bilmiyor.

Aslında hikâyenin en önemli kısmını hiç kimse bilmiyor.

Müşteri neden gelmedi?

Buluşma gerçekleşti mi?

Başka bir şehre mi taşındı?

Elbiseyi unuttu mu?

Yoksa hatırlamak istemediği için mi geri dönmedi?

Buse’ye göre insan böyle bir hikâyeyi dinleyince kafasında boşlukları istemeden doldurmaya başlıyor.

“Ben beş dakika içinde kadına üç ayrı hayat yazdım,” diyor.

Birinci senaryoda kadın son anda buluşmaktan vazgeçiyor.

İkincisinde İstanbul’dan ayrılıyor.

Üçüncüsünde ise yıllardır görmediği kişi beklenmedik şekilde daha önce karşısına çıkıyor ve elbiseye gerek kalmıyor.

Terzi bu teorilerin hiçbirine katılmamış.

“Belki parasını bulamadı,” demiş.

Buse biraz bozulmuş.

“Adam benim bütün romantizmi iki saniyede bitirdi.”

Eski Sipariş Defteri Hâlâ Duruyormuş

Hikâyenin burada biteceğini düşünürken terzi arka taraftaki dolabı açmış.

Üst raftan kalın, kenarları aşınmış birkaç defter indirmiş.

Yıllara göre tuttuğu sipariş kayıtları.

Bugün çoğu işletmede bilgiler bilgisayara veya telefona kaydediliyor. O yıllarda ise isim, telefon, ölçüler ve yapılacak iş deftere yazılıyormuş.

Terzi birkaç sayfa çevirmiş.

Sonra durmuş.

Bir isim.

Birkaç ölçü.

Telefon numarası.

Ve yanına kurşun kalemle yazılmış iki kelime:

“Lacivert elbise.”

Buse’nin anlattığına göre tam o anda hikâye daha gerçek gelmiş.

Çünkü askıda duran şey artık sadece eski bir kumaş değildi. Bir zamanlar gerçekten birisi dükkâna girmiş, aynanın önünde durmuş ve o elbiseyi üzerinde hayal etmişti.

Defterde kalan ayrıntılar:

  • müşterinin adı,
  • eski bir sabit telefon numarası,
  • bel ve omuz ölçüleri,
  • iki prova tarihi,
  • “lacivert elbise” notu,
  • teslim bölümünde ise boş bırakılmış bir alan.

Mecidiyeköy Değişmiş, Dükkân Yerinde Kalmış

Terzi hikâyeyi anlatırken arada dışarıyı gösteriyormuş.

“Şurada eskiden başka bir dükkân vardı.”

“Bu bina böyle değildi.”

“Karşıdaki köşede büfe vardı.”

Buse bir noktadan sonra elbisenin hikâyesiyle Mecidiyeköy’ün değişimini birbirinden ayıramadığını söylüyor.

Çünkü otuz yıl boyunca sadece elbise eskimemiş.

Sokak değişmiş.

İnsanlar değişmiş.

Mağazalar değişmiş.

Tabelalar değişmiş.

Moda değişmiş.

Hatta terzinin kullandığı makinelerin bir bölümü bile değişmiş.

Ama o lacivert kumaş bir şekilde dükkânda kalmış.

Buse Elbiseyi Denemek İstemiş mi?

Evet.

İlk düşündüğü şeylerden biri bu olmuş.

Ama söylememiş.

“İçimden geçti ama ayıp olur diye sustum,” diyor.

Zaten elbise tamamlanmış değil. Ayrıca kumaş yıllarca beklediği için bazı bölümleri oldukça hassas hale gelmiş.

Terzi de artık fazla dokunmadığını söylüyor.

Senede birkaç kez askıdan çıkarıp kontrol ediyor, sonra yeniden yerine koyuyormuş.

Bu noktada Buse dayanamayıp sormuş:

“Kadın yarın kapıdan girse ne yaparsınız?”

Terzi düşünmeden cevap vermiş.

“Bitiririm.”

“Otuz yıl sonra?”

“Söz verdik bir kere.”

“Söz Verdik Bir Kere” Cümlesi Buse’nin Aklında Kalmış

Hikâyenin belki de en etkileyici tarafı Buse için bu olmuş.

Terzi bunu büyük bir cümle kuruyormuş gibi söylememiş. Son derece normal, gündelik bir şey söylermiş gibi cevap vermiş.

Sanki müşteri üç gün önce gelmiş.

Sanki otuz yıl geçmemiş.

Buse dükkândan çıktıktan sonra bile bu cümleyi düşünmüş.

Bir işi yapmak için verilen sözün son kullanma tarihi var mı?

İnsan gelmezse söz biter mi?

Otuz yıl sonra hâlâ geçerli midir?

Bunların cevabı elbette kişiden kişiye değişir. Terzinin cevabı ise belli.

Onun açısından sipariş hâlâ tamamlanmamış.

Sonra Çok Garip Bir Şey Olmuş

Buse tam burada hikâyenin bittiğini düşünmüş.

Ceketinin ölçüsü alınmış, ücret konuşulmuş. Telefonunu cebine koymuş ve çıkmaya hazırlanmış.

Kapıya doğru giderken terzi arkasından seslenmiş.

“Bir dakika.”

Usta eski defteri tekrar açmış.

İsmin bulunduğu sayfaya dönmüş.

Sayfanın alt tarafında Buse’nin daha önce fark etmediği küçük bir not varmış.

Kurşun kalemle yazıldığı için neredeyse silinmiş.

Üç kelime.

“Cumartesi mutlaka hazır.”

Buse, “İşte orada benim film başladı,” diyor.

Cumartesi Neden Bu Kadar Önemliydi?

Kimse bilmiyor.

Terzi bile hatırlamıyor.

Muhtemelen müşterinin buluşacağı gündü.

Belki başka bir etkinlik vardı.

Belki şehir dışına çıkacaktı.

Belki de sadece elbiseyi cumartesi günü almak istemişti.

Otuz yıl sonra üç kelimelik not, hikâyeye yeni bir soru daha eklemiş oldu.

Buse’nin merakı ise iyice arttı.

“Ben artık ceketi bırakmışım, adamın aile arşivini araştırıyorum,” diye anlatıyor.

Terzi daha fazla defter çıkarmasına izin vermemiş.

“Yeter bu kadar,” demiş gülerek.

Belki de iyi yapmış.

Bir Elbise Kaç Hikâye Taşır?

Kıyafetler çoğu zaman yalnızca kıyafet olarak görülüyor. Alınıyor, giyiliyor, eskidiğinde kaldırılıyor. Ama bazı parçaların insanın hayatındaki belirli dönemlerle garip bir bağı oluyor.

Mezuniyet ceketi.

İlk iş görüşmesinde giyilen gömlek.

Bir düğünde giyilen elbise.

Yıllarca dolabın arkasında duran eski mont.

Nesnenin kendisi sıradan olabilir ama onunla birlikte hatırlanan şey sıradan olmayabilir.

Bu elbisenin farkı ise hiç tamamlanmamış olması.

Belki de bu yüzden hikâyesi hâlâ devam ediyor gibi.

“Bitmiş olsaydı belki çoktan kaybolurdu. Yarım kaldığı için otuz yıldır herkes onu merak ediyor.”

— Buse

Buse Üç Gün Sonra Terziye Tekrar Gitti

Bu kez amacı hikâye dinlemek değildi.

Ceketini almaya gitti.

Kollar tam istediği gibi olmuş.

Üzerine giymiş, aynada kontrol etmiş.

Tam çıkarken gözleri yine köşedeki askıya kaymış.

Lacivert elbise aynı yerde.

“Hâlâ gelmedi mi?” diye sormuş.

Terzi kahkaha atmış.

“Otuz yıldır gelmedi, üç günde mi gelecek?”

Buse de gülmüş.

Ama sonra usta eklemiş:

“Belli de olmaz.”

İşte o cümle işi yeniden bozmuş.

Ya Gerçekten Bir Gün Kapı Açılırsa?

Şimdi biraz hayal edelim.

Kapı açılıyor.

İçeri artık genç olmayan bir kadın giriyor.

Dükkâna bakıyor.

Terzi onu ilk anda tanımıyor.

Kadın arka taraftaki askıyı gösteriyor.

“Benim bir elbisem vardı…” diyor.

Film olsa muhtemelen böyle olurdu.

Gerçek hayatın böyle davranıp davranmayacağını bilmiyoruz.

Belki müşteri elbiseyi yıllar önce tamamen unuttu.

Belki bugün hayatta bile değil.

Belki başka ülkede yaşıyor.

Belki hikâyenin terzinin bilmediği çok basit bir açıklaması var.

Ama bilinmediği sürece bütün ihtimaller masada.

Mecidiyeköy’ün Gürültüsünün Ortasında Sessizce Bekleyen Elbise

Dışarı çıktığında Buse’nin ilk fark ettiği şey kalabalık olmuş.

Kornalar.

Otobüsler.

Telefonuna bakarak yürüyen insanlar.

Bir yerlere yetişmeye çalışanlar.

Her şey hızlı.

Terzi dükkânının içinde ise otuz yıldır tamamlanmayı bekleyen bir elbise var.

Bu tezat Buse’nin hoşuna gitmiş.

“Dışarıda herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. İçeride elbisenin hiç acelesi yok,” diyor.

Belki biraz romantik bir yorum.

Ama fena da değil.

Terzinin Tek Bir Şartı Var

Buse son ziyaretinde ustaya son bir soru sormuş.

“Birisi gelip bu hikâyeyi duyduğunu söylese elbiseyi verir misiniz?”

Cevap kesin:

Hayır.

İsmini söylemesi yetmezmiş.

Eski sipariş defterindeki bazı bilgileri doğrulaması gerekiyormuş.

Terzi ayrıntıları söylemiyor.

“Gerçek sahibi bilsin yeter,” diyor.

Buse bunu duyunca yine heyecanlanmış.

Çünkü demek ki defterde bize anlatılmayan başka bir ayrıntı daha var.

Ne olduğunu sormuş.

Terzi cevap vermemiş.

“O da bende kalsın.”

Hikâyenin hâlâ cevapsız kalan tarafları:

  • Elbiseyi sipariş eden kadın neden geri dönmedi?
  • Cumartesi günü gerçekleşmesi gereken şey neydi?
  • Yıllar sonra dükkânı hiç hatırladı mı?
  • Terzinin açıklamadığı son bilgi ne?
  • Ve en önemlisi, lacivert elbise bir gün tamamlanacak mı?

Buse’nin Ceketi Tamamlandı, Hikâye Tamamlanmadı

Buse’nin bu olaydan elinde kalan somut şey aslında yalnızca kolları düzgün hale getirilmiş siyah bir ceket.

Fakat artık ceketi her giydiğinde terziyi hatırladığını söylüyor.

Bir de lacivert elbiseyi.

Belki birkaç ay sonra tekrar uğrayacak.

“Bahane bulurum,” diyor.

Ne bahanesi?

“Pantolon paçası falan. Bir şey çıkar.”

Asıl amacı belli tabii.

Elbisenin hâlâ orada olup olmadığına bakacak.

Belki yine aynı askıda duruyor olacak.

Belki usta sonunda kaldırmış olacak.

Ya da ihtimali çok küçük olsa da…

Belki askı boş olacak.

Otuz Yıllık Hikâyenin Sonu Henüz Yazılmadı

Şehirde her gün yanından geçtiğimiz dükkânların içinde böyle kaç hikâye vardır bilinmez. Dışarıdan bakınca yalnızca terzi, berber, sahaf veya küçük bir esnaf dükkânı görünüyor. İçeri girip biraz konuşunca bazen bambaşka şeyler çıkıyor.

Buse’nin Mecidiyeköy’de yaşadığı da tam olarak böyle bir rastlantıydı.

İki santim uzun gelen ceket koluyla başladı.

1996’ya kadar gitti.

Eski bir sipariş defteri açıldı.

Otuz yıldır bekleyen lacivert bir elbise ortaya çıktı.

Ve cevabı bulunamayan birkaç soru kaldı.

Belki bazı hikâyelerin güzel tarafı da sonunun bilinmemesi.

Çünkü o lacivert elbise hâlâ askıdaysa, teknik olarak hikâye de bitmiş sayılmaz.

“Bir daha gittiğimde ilk bakacağım yer kesinlikle o askı. Boş görürsem de bu sefer ceket falan bırakmam, oturur bütün hikâyeyi öğrenirim.”

— Buse